Tutkum hep oradaydı: yazmak
Defterim ve küçük ben
Nasıl başladığını bilmiyorum. İlk ne yazmıştım sahi? Okulda kompozisyon yazmayı çok severdim. Herkesin nefret ettiği birşey olsa da ben nedense keyif alırdım. Ara ara günlük yazardım. Okulun kütüphanesine ilk girişimi hayal meyal hatırlıyorum. Sonra o kütüphane bana yetmemişti. Sonra anneannemlerin orada küçük bir halk kütüphanesi vardı. Her fırsatta oraya giderdim, kitap ödünç alırdım, yaz kış en çok da orada vakit geçirirdim. Sıcacık bir yerdi. Heykele çarşıya çıkmaya başladığım zamanlarda kuzenimle, arkadaşlarımla ve en çok da yalnız başıma Setbaşı Şehir Kütüphanesi’ne giderdim. Küçük ben kütüphaneden çıkmazdı. Bir gün günlüğüme şunları yazmışım: “Kimse benimle gelmek istemedi. Yalnız başıma kütüphaneye gittim.” Bir çok kitabımı kütüphaneden ödünç alsam da kitabın bana ait olmasını daha çok severdim, açıp açıp dönüp okuyabileyim diye. “Kalan son paranı neye harcarsın?” diye bir soru vardır ya, cebimde kalan son paramı ben hep kitaplara harcadım. Hala da öyledir. Her sene kuzenimle Bursa Kitap Fuarı’na giderdik. Kitaplar hem uyguna gelirdi, hem de sevdiğimiz yazarlarla tanışırdık. Ayşe Kulin’le tanışıp konuştuğumu hatırlıyorum. Şimdi olsa ona “Neden yazıyorsunuz?” diye sorardım. Kuzenimle okuduğumuz kitaplar hakkında konuşur, sen ne kadar okudun, ben ne kadar okudum yarışına girerdik.
Okumak, okumak, okumak herşeydir benim için. Herşeyi merak eder ve bulduğum herşeyi okumak isterdim. Gece gündüz okumak, ders çalışmak ya da uyumak yerine okumak isterdim. Kendisiyle savaşıyor insan, yapacak hiçbirsey olmasa da durmadan okusam diye.
Okumaya duyduğum istek belki de dedemden geçmiştir. Dedem bana eski Türkçe hikayeler okurdu. Div’in hikayesini okurdu mesela. Takvim yaprağı olsun, bulduğu bir gazete olsun alır eline hep okurdu. Okuma isteği kadar yazma isteği de doğmuştu bende zamanla. Dedemin anlattıklarını yazıya geçirme isteği duymuştum. Bir defter alıp karşısına geçip anlatmasını istiyordum yaşadıklarını. Sorular sorup röportaj yapıyordum onunla. Cevaplarını not alıp sonra hakkında yazıyordum. Anıların, yaşanmış hikayelerin o insanı kaybettikten sonra o kişiyle birlikte yok olacağı gerçeği çok acı değil mi? Tekrar soramıyorsun işte. O nasıl olmuştu, bu nasıl olmuştu diye aklına birşey geliyor ve soramıyorsun. Hayatlarından bir kesit anlattıklarında tanıdığım insanları dinlerken, hep anlatılanları yazarak kaydetme isteği duymuşumdur.
Yazı masası, çalışma masası sevdası başka bir şeydir. Orada kendi dünyanızı yaratırsınız. Çalışma masası bir anda dünyanın en rahat ve en güvende yeri olur. Yazarken bir yolculuğa çıkarsınız. Geçmişe yolculuk, geleceğe yolculuk, şimdiye bir serzeniş. Yolda bazı insanlarla karşılaşırsınız. Asla tesadüf degildir karşılaşmalar. Öğretmenlerimle karşılaşmalarım da hep öyleydi. “Hayatta neden varoluyoruz” sorusunun en güzel cevabıdır benim sınıf öğretmenim. Böyle öğretmenler o kadar öğrenciye kalpten dokunmuştur ki, Türkçeyi ve hayat bilgisini onlar bize öğretti ve sevdirdi belki de. Sonra ortaokuldaki Türkçe öğretmenim mesela; kesin kompozisyon yazmayı ve edebiyatı o bana sevdirmiş olmalı. Yazmaya olan sevgim yazdığım kompozisyonlardan geliyor bence. Giriş, gelişme ve sonuç deyip geçemeyiz. Yazmak ve dile hakim olmak belli bir disiplin gerektirir. De’leri ayrı yazmak, virgülün yeri, anlam bozukluğu olmayan cümleler kurabilmek; Türkçe’yi sevmek kadar, keskin bir dikkat ve disiplin işidir. Ben oldum olası keyfi yazım yanlışlarından nefret etmişimdir.
Türkçe sevdam bir fen matematik öğrencisi olarak da devam etti. “Edebiyat mı? Fen mi? ” diye kendime sorduğumu hatırlıyorum. Bu dilemmayı eminim yaşamış olmayan yoktur. Kitap okumak, edebiyat benim için o kadar doğal birşeydi ki, yaşam biçimiydi adeta. Zaten hep vardı hayatımda, onu bir iş olarak görmedim hiç sanırım. Çizime olan sevgim daha ağır bastı. Mimar olmak istiyordum, matematiği kuvvetli biri olarak fen matematik seçmeliydik nasıl olsa. Fen aslında benim için çok da şey değildi. “Sayısalcı bir sözelci”lerdendim. Beni anlayan anladı. ÖSS günlüğü tutmuştum, üniversite sınavına hazırlanırken de yazmadan duramamışım. Türkçe soru çözme sevgisi yüzünden ÖSS sonucum daha düşük gelmiş olabilir ve bu Türkçe soru çözme sevgim 40’da 40 doğru yaptığım ÖSS sınavıyla son buldu. Hala da içten içe gurur duyarım.
Lise yıllarım boyunca yazdıklarım hep beğenildi. Güzel de yıllık yazmıştım arkadaşlarıma herhalde. Yani onlar beğendiklerini söylüyorlardı. Ben nedense yazdıklarıma hiç o gözle bakmıyordum. Defterlerim doluyordu işte hepsi o kadar.
İlk aşk ve yazmak, aşk acısı ve yazmak kaçınılmazdı doğal olarak. Hayır yazmak yalnızca bu değildi. Uçurum, dipte olmak ve yazmak, hayır bu da değildi yazmak bence. Karanlık, umut ışığı ve yazmak olarak tarif edebilirim sadece. Bence karanlık o kadar da kötü değil, yeter ki penceren bir gün aydınlansın, buna dair bir umut taşımak karanlığı katlanılabilir kılıyor. Her gün aynı değil ve aynı da olmayacak. Bir gün güneşlidir, bir gün yağmur yağacak. Akşam olunca hava kararır. Akşamı kabul etmek gerek. Bunu bilerek yaşamalı insan. Kendini tanımana yardım eder karanlık. Bence sıkılmak kötü birşey değil. Sıkılmayı bilmelisin. Yalnızlık ise hiç kötü birşey değildir. Yalnız kalmayı bilmelisin, bilmiyorsan da öğrenmelisin. Kendini bile isteye yalnız bırakmalısın. Kendinle yalnız kalmayı bilhassa sevmelisin. Bunlar seni yaratıcılığa götürür.
Sonra bir de bitmeyen bir defter sevgim vardır, bolca yazan biri olarak boş defterlerim de çoktur. Doldurduğum defterler kadar yazmaya kıyamadığım defterlerle doludur raflarım. O defter o kadar güzeldir ki yazmak için değer göremem asla. Belki bir gün o defterlerimi de doldurabilirim.
Üniversite yıllarım daha çok yazmayı ihmal ederek geçmiş. İlk yılımda İzmir’de Nazım Hikmet derneğinin yaratıcı yazı atölyesine katılmıştım, severek öyküler yazmıştım ama sürdüremedim bu çabayı. Ah devam edemeyen aklım ah! Bütün Dünya dergilerini okumaya yine de devam ettim. Leman ve uykusuz okurduk, kafelerine gider sohbetler ederdik. Yazmaya hep devam ettim, ne olursa olsun kalem, kağıt ve defter benim herşeyim.
Şiir: ruhunun dizelere akmasıdır, kontrol edemediğin kelimeler, kelimelerle oyun, uydurma özgürlüğü demektir. Şiir de değil, kuralsız lirik yazarım. Duygusuz duygudur ya da duygulu duygusuzluktur lirik. Ben yazmıyorum o şiiri, şiir kendini yazıyor. Ben başlığını seçiyorum yalnızca. Şiirim bittikten sonra baştan sona defalarca okuyorum. Bunu ben mi yazdım hissi, kendimi kendime anlatabildim, ne güzel anlatabilmişim, kimse anlamasa da, okumasa da olur hissidir şiir benim için.
Kaçıp gitme isteği ve yazma isteği birbiriyle çok bağlantılıdır. Yolculuk ve yazmak birbirine yakışan en güzel iki şey. Kafandaki cümleler ve sen o trenin penceresinden dışarıya bakarsın. İlk iki cümle aklında dolanır bir iki gün, gerisi sana bile sürpriz olur, sonunun nereye bağlanacağını bilemezsin. Ve yolculuk sırasında yazmaya başlarsın. Başladığın an mutlaka biter o yazı. Başı ve sonu vardır. Nasıl yazdığın da bir yolculuktur aslında.
Yazmak hep oradaydı ama ben unuttum. İhmal ettim yazmayı. Birşey çıkmaz benden diye düşündüm herhalde. Yazacak bişey yok diye düşündüm. Elim kaleme gitmedi. Ben kimim ki dedim yazdıklarım okunsun? Ne anlatayım ki şimdi duygusunu taşıdım hep. Bir şekilde anlatmalıyım evet ama başka bir şekilde anlatmalıyım. “Ama nasıl?” sorusuna ben çok fazla kafa yordum.
Göç ve yazmak peş peşe gider. Hangisi hangisinden sonra gelir bilinmez. Yazanlar mı göç eder, göç edenler mi yazar? Yazmaya sebep uzun soğuk kış geceleridir. Herkesin tatilde olduğu yalnız durgun yaz akşamlarıdır yazdıran. Başka başka memleketlerdeki güneş batışlarıdır. Göçün tarifi de yazmanın nedenleri de benzer birbirine: Uykusuz geceler ve uykusuz gecelerde yazmak. Başka bir dünyaya gitme isteği ve okumak. Bavul dolusu kitap taşımak. Masa dolusu okumak. Başucunda on kitap bulundurmak. Aynı anda birden çok kitap okumak. Kitaplarla terapi. Yazarak var olmak. Okumak herşeyin ilacı, yazmak bir derdin ilacıymış. Arkadaşsızlık ve yazmak. Gündelik hayata rağmen yazmak. Koşturmacanın ortasında durup dinlenmek. Kendi sesini duyabilmek. Gündelik hayattan bir sığınak gibidir yazmak. Trende, metroda, yolda, havaalanında yazmak. Giderken ve gelirken yazmak. Yazmak ve hep yazmak. Öfkeni ve vazgecişlerini kağıda dökmek, dönüp açıp bakmamak. 2017’den beri not uygulamasını doldurmak. Yılların geçmesi.
Sosyal medya onu yap, bunu yap, şunu da yap der. Bunu tam da böyle yaparsan mutlu olursun diye diretir sosyal medya, sen kendi sesini duyamazsın. Sürekli birşeyler yapmalısın diyen paylaşımları takip eder ama hiçbir şey yapmazsın. Müzeye git, kitap oku, çizim yap, gez, fotoğraf çek, şu filmi mutlaka izle, şuraya mutlaka git, şunu mutlaka yap… Hiç birini yapma, sadece ekranda sürekli aşağıya kaydır. Sonsuza dek kaydır. Bıktım ya. Ben ne yapmak istiyordum unutmuşum. Bir yaptığımı da biri görmeyiversin, kendim için yapayım. Beğeni almasam da olur, bir kere de keyif alayım.
Yazma isteğime rağmen yazamadığım zamanlar da oldu. Ara vermek, geri çekilmek, durup düşünmek, demlenmek, sindirmek demekti bu zamanlar belki de. Bilinçli bir yalnızlık gerekliydi. Çekirdek sosyallik mutluluk veriyordu. Seçici olmayı öğrenmeli insan, zamanın kıymetini sorgulamalı. Zamanımı boşa harcamadım aksine durup düşünmek ve kendime gelmek için kullandım. Olmayan kendini aramaya bir ara verip ben aslında kimdim diye dönüp bakmak istedim. İşim olmasa ben kimdim, yaşadıklarım olmasa ben kimdim, kitaplarım olmasa ben kimdim? Çevrem olmasa, arkadaşlarım olmasa ben kimim? Ben biraz da bunların hepsiyim. Aslında hiçbiri de değilim. Bunlardan öte bir şeyim.
Arayış aslında aradığını bulamamaktır. İkinci bir tutkum de çizimdir, çizimi denedim zaman zaman. Sürdüremedim elbette. Yazmak kadar kalıcı olmadı hiçbirsey hayatımda. Hani bazı insanlar vardır ya o hobiden bu hobiye atlar. Konu hobi olunca maymun iştahlıdır. Ben de onlardan biriyim işte. Hobilerim çoktur, hiç ilgi duymadığım müziği bile denedim. Sanki hiçbiri aradığım şey değildi. Evet, güzel hoşlardı. Bu hobiler beni mutlu ediyordu. Ama bir tutku, hayır değillerdi. Hayata rağmen ne olursa olsun yaptığım, yapacağım şey değillerdi.
Farkına varış: bir gün bir dergide birşey okudum ve onu sindirmem gerekmiş bir süre. Tutkuyu bulmakla ilgili birşey okumuştum. Aradım ama bulamadım sonra onu. Ama şuna yakın şekilde tarif ediyordu: “Çocukluğunda yapmayı çok sevdiğin bişey vardır mutlaka. Herkesin iyi yaptığını söylediği ama senin beğenmediğin. Belki de hala yapmaya devam ediyorsun, belki de yapmayı bıraktın. Hayat koşturmacası içinde unuttun. Belki de o şeyle ilgilenmeyi ne kadar çok sevdiğini unuttun. O şeyi bul ve yeniden yapmaya çalış. Zamanı unutan bir çocuk edasıyla.”
Eve dönüş yolunu bir şekilde buluyor insan. Bu tutkunun yazmak olduğunu anladın. Ya da bu tutku senin için neyse onu kendine itiraf ettin. İyi tamam da şimdi ne olacak? Bunu içinde bir sindirmelisin. O fitili nasıl ateşlemeli diye düşünmelisin. O tutkuyu geri kazanmalı. Yeniden sayfalarca yazabilmek gerek. Yazarken kendini durduramazdın. Hep yazmak isterdin. Fırsat bulduğun anda eve koşup yazı yazmaktır tutku. Belki de bu tutku senin için bambaşka bişeydir ama belirtileri hep aynıdır.
Kitap yazabilir miyim bir gün hevesiyle doluydum ama hiç kitap yazmayı denemedim. Kendini layık görmez “yapamazsın” diyen iç ses. Bahaneler üretir iç ses. Çok eskiden hazırlanmış bir kitap taslağı orada bekler. Bilim kurgu romanı yazmak istersin. Hikayenin geçtiği yerler ve ana karakteri bellidir oysa. Kitap yazmak için değil de, birşeyler anlatmak istersin, başka şekilde anlatmak istersin. Belki benim gibi bir çocuk, bir genç ya da benim gibi bir yetişkin bu satırları okusa ve aynı şeyleri hissediyor ise, anlaşılmış hissederdi. Kendi dünyanı yaratma isteğidir bilim kurgu. Var olmayan şeylerle var olanı aktarmaya çalışır yazma eylemi. Anlamak istersin ve anladığını aktarma çabasıdır yazmak. Anladığını yalnızca yazarak ifade edebilirsin. Kimseye doğrudan anlatamadığın şeyleri yazarsın. Gözlerinin içine bakıp konuşamadığında yazarsın. Başka bir yol arayışıdır yazmak. Hikayelerle anlatmak istersin. Var olmayan yeni bir dünya yaratma isteğidir yazmak. Hamburg Yaratıcı Yazı Atölyesi bu düşüncelerle doğdu. Benim gibi insanların olduğuna asla ihtimal vermezdim ve onların biraraya gelebileceğine.
O yola çıkış gerçekleşmiştir. Varacağın bir yerin olmayışıdır yazmak. Yine de yazarsın. Asıl soru “Kimse okumayacak olsa bile yazar mıydın?” olur. Kimse okumayacak olsa da hep yazdım. Öyle içten bir şeydi ki, bunun farkına varışım biraz uzun sürdü. Size defteri elindeki o küçük kızı anlatmaya çalıştım. O hep orada. Tutkusu hep oradaydı. Isısı, ateşi, sobası, odunu, yakıtı hep oydu: yazmak.



İlham verici bir yazma hikayen varmış ♥️ sevdim
Müthiş tek kelime ile...Keyifle sabırla hepsini okudum…Çok içten..
Ellerinize sağlık