Bir teselli
Bir teselli vermek için yazmak...
Yine o üzgün yerdeyim. Neden birşey yazmalıyım ki? Neyi ifade edebilirim ki? Ben kimim ve ne söyleyebilirim ki? Yazacak birşey yok. Bir kliniğe yatmakla, çok mutlu yaşadım demek arasında bir yerde gidip geliyorum; hayatım hangisi karar veremiyorum.
Küçüklüğümden beri kafayı yemeyişimin bir nedeni varsa o da kitap okumaktı ve belki de yazmaktı. Artık o anlamı kitaplarda bile bulamıyorum. Evet hala oyalıyor zihnimi kitaplar ama ne olmuş diyorum yazdıysa bu kadar güzel. Ne faydası var bunun gerçek hayata. Kitap okumak neden teselli verir gerçekten? Belki de bitirip kapattığımızda sadece bir kitaptı diyebildiğimiz için mi? Gerçek değildi anlatılanlar, gerçek olsa dahi değiştirilmişti kurguydu bir yerde. Ve bizim başımıza gelmeyecekti. Belki de tamamen aynı şeyler bizim başımıza gelmişti ve böylelikle teselli buluyorduk, anlaşılmış hissediyorduk. Ben artık teselli bulmuyorum. Yetişkin olmaya katlanmaya çalışıyorum sadece. Çünkü hiçbir şeyin değişmeyeceğini, acıların hiç bitmeyeceğini görmek yetişkinlikmiş. Ve en kötüsü de acılarını artık hiç kimseye anlatamadığını farketmek ve bununla yaşamaya devam etmekmiş.
Yazmamın tek bir nedeni vardı, benim gibi hisseden biri açıp yazdıklarımı okusa bir teselli bulur mu acaba diye yazıyordum. Teselli bulan o biri yalnızca ben olsam da, bununla barışığım aslında. Hep içimden bir gün biri okur mu diyordum, anlaşılmış hisseder mi, teselli bulur mu diyordum. Ama o kadar. Artık bundan da emin değilim. Teselli yok, yazmak da anlamsız, okumak da. Okumayacaklar, ne dediğinizi duymayacaklar, duymalarına da gerek yok. Daha önemli dertlerimiz var durup düşünmekten önce. Daha bunları çözemiyoruz. Ne yazsak, tuzu kuru ki yazmış olacak. Yaşayan yaşadığıyla kalacak ve biz hala anlatamayacağız. Yaşayan bizzat kendimiz olsak dahi. Hem kim ne yapsın değersiz bir yaşamı? Öyle büyük bir hikayesi de yok. Hep küçük küçük değerli anlardan oluşuyor, esasında hiç birşey olmuyor. Ama o küçük anlar büyük anları doğuruyor ve hep iş işten geçmiş oluyor. Artık anlatılamıyor, artık sorulamıyor "neden" diye. Ya bir nedeni yok ya da o nedeni bulmak, anlamak çok zor. Üstüne bir de anlatmaya çalışmak? Yok deli saçması!
İnsan olmak anlatılabilir mi? Zengin biri fakir birinin hayatını anlatabilir mi? Bir yazar yazma sürecini anlatırken farkettim bunu, içimden "tuzu kuru ki yazmış" demeye başladım. Tuzu kuruluk ne demekti? Hiç bir derdi olmadığı halde başkalarının derdini dert edinip bunun hakkında yazmak ve anlatmaya çalışmak mı? Ve böylece ikiyüzlü olmak mı? Soruyu tersine çevirmeliyim belki de. Yazmak benim için kendine dürüst olmayı mı temsil ediyor? Hiç kimse sana dürüst olmazken, hayat iki yüzlülüklerle doluyken, en yakın arkadaşlık bile dürüstlüğün sınırlarında bitiyorken ya da hiç varolmazken ve herşey yüzeyselken, çıkmayan sesim hiç bir mecraada duyulmuyorken yazmak bir sığınak gibi. Yazmak kendime dürüst olmak benim için. Birine, birilerine yaranmak ve sırf bunun için üzülüyor olmak değil kesinlikle. Birileri için yazmak değil ama birilerine dokunma isteği duymak yazdıklarımla. Önce yazmak geliyor, sonra okunması. Zaten kim okuyacak allasen? Okumayacaklar! Bir okuyup geçecekler. Unutacaklar, benim de okuduğum kitapları unuttuğum gibi. Dönüp tekrar okumaya fırsat bulamayacaklar çok sevdikleri bir kitabı bile. Çünkü bunun için çok az zamanları var ve çok fazla kitap var bu dünyada ve çok fazla kütüphane var. Bitirebilir miyiz?
Gelgelim kitap okumak sağaltıcı bir güce sahip, sırf okumanın kendisi yazarla kurduğum ilişki, beni kitaba çeken şey. Onunla konuşuyormuş gibiyim, onu anlayabiliyorum çoğu kez. Ben de insanım, bu yazar da insanmış diyebiliyorum içimden. Stephen King diyor ya Yazma Sanatı kitabında: "Yazmak telepati gibidir." Yüzyıl sonra bir yazarı okuyoruz ve onunla konuşuyoruz sanki. Bir sihir gibi değil mi?
Yazmak çok güçlü elbet. Peki neden yazamıyoruz? Neden yazıyorum diye sordum ama peki ben neden yazamıyorum? Bunu kendime sormadım belki de daha önce. İnsan olmaklığı anlatmak için yazıyorum. Çok kısaca özetlemek gerekirse bir insanın yaşayabileceği doğum, yaşam, ölüm olgularını ve bu arada geçen an kırıntılarını toplayıp yazmak istiyorum. En kişisel olandan belki de yola çıkıp artık o şeyin kişisel olmadığını anlatmak istiyorum. Bir başkasının da başına gelebilir öyle değil mi? Asla bir kişinin hikayesi değildir. Ben o bir kişinin hikayesi üzerinden böyle hikayeleri olan insanlara ulaşmak isterdim. Çünkü ben böyle bir hikaye okuduğumda, böyle bir kitabın içine gömüldüğümde teselli buldum hep. Karanlığın içinde, hiçliğin gölgesinde bir ışık gördüm. Evet hiçlik var işte. Bir gün öleceğiz ve inancımız ne olursa olsun bununla başetmek zorundayız. Ben öleceğimin farkında olup bununla baş edebilmek için yazıyorum. Ve bir çok nedeni var aslında. Neden yazamıyoruma gelirken şunu düşünüyorum, acaba diğerleri neden yazıyor? Bir çözüm bulmak için mi? Ben daha çok teselli arıyorum. Umut ışığı arıyorum. Toplumsal meseleleri yazamıyorum bu yüzden. Ne yazayım çözüm yok mu? Toplum olarak bir meseleye üzülünmesi hiç birşey yapılmadığında, sistem değiştirilmediğinde, bir gün gelip herkes işini iyi yapmaya yönelmediğinde iki yüzlülük gibi geliyor. "Okula gitmekten korkuyorum" cümlesini okuduğumda buna yazacak birşeyim yok diyorum ve defterimi kapatıyorum. Çünkü korku kültüründe yaşıyoruz. Ölenlere üzülmek ve üzülmemek mesele olmamalı. Ölüme rağmen, cinayetlere, katliamlara, savaşlara rağmen hayata devam ediyoruz. Hep devam ettik. Annem öldüğünde işe gittim ben. Hayat böyle birşey. Umut bulmak zorundayız. Ama nerede ve nasıl? Ben okula gitmekten korkmuş birine ne anlatabilirim? Korkma mı? Kuru gelir, çünkü korkacak. Hayat korktuğun halde yaşadığın bir şeydir. Ölmekten korktuğun halde yaşarsın, ama bunu çoğu zaman unuturuz, çünkü çok sıradandır. Heh işte bu! Ben sıradan şeyleri anlatmak istiyorum. Onların içindeki büyük anlamı. Birikip birikip patlayabilecek şeyleri. Bir insanın duygularını. Kim olduğuna bakmadan. O ne hissetmiştir? O ne hissediyor? Ben bu durumda ne hissediyorum? Zamirler değişiyor ama herkes hala insan. Sıradan şeyler birikir ve sıradan bir yaşamı inşa eder ve bu yüzden bir çok yaşam değersiz hissedilir, romanlara konu olmaz, filmlere konu olmaz. Ya çok zor bir konudur, ya çok sıradan. Ben bir insanın suratına söyleyemeyeceğim şeyleri dürüstlükle söyleyebilmek için yazmak istiyorum. Çünkü çok zor konu. Ben bir insanın sıradan hayatını yazmak istiyorum çünkü sıradan hayat sanıldığının aksine çok değerli! Ölüm döşeğinde bu sıradan hayatı, sıradan anları toplayıp değerlendiriyorsun. İyi bir hayat yaşadım mı? Yaşadım. Şanslıysan yaşamınla barışıp öyle gidiyorsun bu hayattan. Bir hastalıkla karşılaştığında, bir ameliyata girdiğinde hayatın film şeridi gibi geçiyor önünden. Saçma sapan ama sıradan, büyük anlar gibi küçük anlar da geçiyor önünden. Benim hayatım bu anların toplamı, her hayatta olduğu gibi. Bir başkasının anlarına da bakarsak yakın şeyler vardır esasen. Mezuniyet, bir insana sarılma anı, ayrılık anı, yaşanan bir acı, gülümseme anı vesaire vesaire. Ve bunlar ortaksa bunları anlatmak istiyorum. Senin acın benim acım diye birşey olmamalı, insan olmanın bir acısı var. Bir acı sadece başımıza geldiğinde mi acıdır? Senin mutluluğun ya da benim mutluluğum diye birşey olmamalı. Sadece kendi mutluluğumuza mı mutlu olabiliriz? Bir başkasının başarısına, mutluluğuna ortak olunamaz mı? Biri diğerine umut olamaz mı? Yoksa kendi köşesine çekilmiş, uzaktan ağlayan, üzülen ama hiç birşey yapmayan tek tek bireyler miyiz? En yakın arkadaşını aramayan ama aranmayı bekleyen?
İşte bu çaresizlik yüzünden yazmak istiyorum ben. Çaresizim, çaresizsin, çaresiziz. Ama umut var, ışık var, umut olmalı, ışık olmalı. Yoksa yataktan kalkamayız, işe ve okula gidemeyiz. Bizi harekete geçirecek gücü bulamayız. Bir zombi gibi yaşar, dış koşullara bağımlı hale geliriz. Bir kurtarıcı gelmeyecek, gelse güzel olur tabi bir çağ atlarız. Ancak değişimler küçük olur, değişimler zombi değil savaşçı ister. İnsan hakları için savaşılmış, kadın hakları için savaşılmış, işçi hakları için savaşılmış, savaşılmış da savaşılmış. Biz bunlar hep hazır vardı gibi düşünüyoruz bugünün dünyasında. Halbuki yüz yıl önce bu haklar yokmuş. İnsanlar okuyarak, yazarak, anlatarak, giderek, birşeyler yaparak savaşmış. Şu anki bizler "elimden ne gelir ki" sarmalında hiç birşey yapamıyoruz. İşte bu yüzden yazmak istiyorum. Her zaman elimden birşey gelemez ama değişimler küçüktür. Tuğla üstüne tuğla koyulur ve bir bina dikilir. Ben yazarak o bir tuğlaya katkı sağlamak istiyorum. Benden öncekiler yazmış ve ben onları okuyarak teselli buluyorsam, belki ben de bu yüzden yazmalıyım. Şimdi şu an anlamsız gelebilir, boş gelebilir, yararsız adledilebilir ama ben ne olursa olsun bir insanın duygularını anlatabilmek istiyorum. Bir insanın duygularını anlatabilmek imkansız olsa da anlatabilmeyi denemek istiyorum. Hayır "imkansız" kelimesine yenilmek istemiyorum. Böylelikle anlamaya çalışıyorum dünyayı, anlam vermeye çalışıyorum, kendimce anlam yaratıyorum. Umarım bu yalnızca benim anlamım değil, insan olmanın anlamı...


Bazen insan aksiyon almak ister ama nereden başlayacağını bilemez. Bazen bilir ama önü tıkanmıştır, yolunu açmaya çalışırken tükenir. Okur, paylaşır aslında bir el arar, kendi gibi yaralı, kendini anlayan, yalnız olmadığını hissetmek ister. Bir yere kadar rahatlatır bu his ama görür ki odakları farklıdır ve anlar ki insan aslında çoğu zaman yalnızdır.
Niye yazıyorum bunu, inan bilmiyorum. Sanırım bazen okudum demek için, bazen anladım, yalnız değilsin demek için, bazen desteklemek için lakin ben uzun süredir o zombilerden biriyim. Kişisel dramalarımın haricinde elinden tutamadıklarım olduğu için işe yaramaz biri olduğuma inandığım için ben o zombilerden biriyim. İnsanlar ağlarken gülmeye hakkım olmadığını düşündüğüm için ben o zombilerden biriyim. Çıkarcılardan, yalancılardan, sahtekarlardan, gösterişçilerden geri durduğum için ve yeri geldiğinde azınlıkların arasında bile yalnız kaldığımı gördüğüm için ben o zombilerden biriyim.
İnanç ne güzel, inanmak, bir umut olduğunu düşünmek, hissetmek, yüzüne renk gelmesi, kalbin atması bir güzellik uğruna ne muazzam. Ama ben bunların hepsini yitirdiğim için ben o zombilerden biriyim.
Neden yazıyoruz, nerelere gidiyor, birilerine çarpıyor mu zerre umurumda değil çoğu zaman. Zira yolunu bulmak isteyene alfabe yeter.
♥
Yazınız biraz hüzünlü, tatlı bir umut uyandırdı. Ben de bazen neden yazdığımı, sizinle benzer biçimde kendime soruyorum. Şu ana kadar yazmamın, algılayabildiğim gerçekliği ya da kendi gerçekliğimi yaşatmanın bir yolu olduğunu idrak ettim. "Söz uçar, yazı kalır" derler. Belki yazılarımız bir insanda bile kalsa, güzele doğru yöneltse kârdır bana göre. Birçok sebebi olabilir yazmanın ama en güzellerinden biri, toprağa ekilmiş itinayla bakılan ve beslenen bir tohum gibi özenle umut yeşertmek olmalı. Çok güzel bir yazıydı, kaleminize sağlık. 😊❤️